<%@ Language=JavaScript %> ÇALIŞMA HAYATI
              

Ana SayfaMevzuatMakalelerGüncel BilgilerİstatistiklerSorularEnglishLinkler

Toplu İş HukukuBireysel İş Hukukuİş Sağlığı ve GüvenliğiYargı KararlarıBireysel EmeklilikKitaplarSağlıkSSK

Çalışma YaşamındanArşiv

 

Çalışma Yaşamı AB’den Nasıl Görünüyor ? 

9 Kasım günü AB, Türkiye Hakkında İlerleme Raporu’nun yayınladı. Raporun “Sosyal Politika ve İstihdam” başlıklı bölümünde neler var.

Metal Sanayi İşverenleri Sendikası (MESS) tarafından yapılmış olan tercümesinden ilgili bölümleri yayınlıyoruz. 

“Sosyal Politika ve İstihdam” başlıklı 19. Bölüm Sosyal alandaki müktesebat, iş hukuku, eşitlik, iş sağlığı ve güvenliği ile ayrımcılıkla mücadele alanlarındaki asgari standartları içermektedir.

Üye Devletler, istihdam politikası, sosyal içerme ve sosyal koruma alanlarında Avrupa düzeyinde sosyal diyaloga ve AB politika süreçlerine katılmaktadırlar.

Avrupa Sosyal Fonu, AB’nin istihdam stratejisinin uygulanmasını desteklediği ve sosyal içerme çabalarına katkıda bulunduğu başlıca araçtır (uygulama kuralları, tüm yapısal araçlara değinen 22. Bölüm’de yer almaktadır).  

İlerleme Var

Türkiye sosyal politika ve istihdam alanında bir miktar ilerleme kaydetmiştir.

İş hukuku alanında sınırlı ilerleme kaydedilmiştir. İşverenin ödeme güçlüğüne düşmesi halinde çalışanların korunmasına yönelik müktesebatın iç hukuka aktarılması amacıyla, Ekim 2004’te Ücret Garanti Fonu kurulmasına dair yönetmelik yürürlüğe girmiştir.

Fon, Türkiye İş Kurumu’nun (İŞKUR) yönetiminde olacaktır.  

Bazı AB Yönergeleri İç Hukuka Aktarılmadı

Geçen yılın İlerleme Raporu’nda da belirtildiği gibi, Türkiye halen bazı yönergeleri kendi hukukuna aktarmak konusundaki eksikliklerini gidermelidir.

Bu eksiklikler arasında, toplu işten çıkarmalar, işletmelerin devri ve bireysel çalışma koşulları hakkında bilgilendirme de bulunmaktadır.  

İş Kanunları Kapsamına Girmeyenler Var

İş Kanunu’nun uygulama alanı halen çok kısıtlıdır, zira belirli sektör veya iş kategorileri (örneğin, 50’den az işçi çalıştıran tarım işletmeleri) kapsam dışında bırakılmıştır.

Sektörel çalışma süresi yönergeleri ile Avrupa İş Konseyleri ve işçilerin geçici olarak görevlendirilmesine ilişkin yönergeler henüz iç hukuka aktarılmamıştır. Türkiye’nin ayrıca, çalışanların katılımı hususunda Avrupa şirketi ve Avrupa Kooperatif Şirketi Tüzüğü’nü tamamlayan yönergelerin yanı sıra Bilgilendirme ve Danışma’ya ilişkin yönergenin de iç hukuka aktarılması konusunda da hazırlık yapılması gerekmektedir.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın idari kapasitesi konusunda, nitelikli personel alımı devam etmiştir. 

Çocuk İşçiliği

Türkiye çocuk işçiliği ile mücadele konusundaki çabalarını sürdürmelidir.

Temmuz 2005’te Çocuk Koruma Kanunu TBMM’de onaylanmışsa da, çocuk işçiliği ile ilgili mevzuat, müktesebatla tam olarak uyumlu hale getirilmeli ve deniz, hava taşımacılığı veya 50’den az işçi çalıştıran tarım işletmeleri gibi, İş Kanunu’nda halihazırda kapsanmayan sektörlerde çalışan çocukların korunmasına ilişkin hükümler de içermelidir. (bkz. B.1.3 Kısım – İnsan hakları

ve azınlıkların korunması)

 

İş Sağlığı ve Güvenliği

İş sağlığı ve güvenliği alanında, Türkiye müktesebata önemli ölçüde uyum sağlamış ve mevcut mevzuatı uygulamaya yönelik çabaları güçlendirmiştir.

Balıkçı teknelerindeki işlerle ilgili AB Yönergesinin Türk mevzuatına aktarılması amacıyla Kasım 2004’te bir yönetmelik kabul edilmiştir.

Ekim 2004’te, ağır ve tehlikeli işlerle ilgili yönetmelikte değişiklik yapılmış, kadınların belirli koşullar altında bu tür işlerde çalışmalarına izin verilmiştir.

Öte yandan, Ağustos 2004’te Danıştay, iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili Çerçeve Yönerge’nin Türk mevzuatına aktarılmasına dair yönetmelik hakkında yürütmeyi durdurma kararı alarak metnin tümüyle uygulanmasının önüne geçmiş, ancak iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili diğer yönetmelikler yürürlükte kalmıştır.

Ayrıca, Türk mevzuatının kapsamı kamu sektörünü de içerecek biçimde genişletilmeli ve asbest ve gürültü konusundaki yönetmelikler bu alanlardaki müktesebatın halihazırdaki durumuna uygun hale getirilmelidir.

Müktesebatın uygulanmasını sağlamak için bilgilendirme, bilinçlendirme ve eğitim yoluyla olmak üzere, gösterilen yoğun çabalar sürdürülmeli ve daha da yoğunlaştırılmalıdır.

İş müfettişliğinin kapasitesinin güçlendirilmesi ve işyerinde sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesine ilişkin tüm uygulamalara sosyal tarafların da dahil edilmesi konuları önceliğini

korumalıdır.

 

Sosyal Diyalog

Sosyal diyalog konusunda çok az ilerleme kaydedilebilmiştir.

Haziran 2005’te, kamu sektörü sendikalarının üyeleri, temsilcileri ve yöneticilerinin, basınla ilişkiler de dahil, faaliyetlerine getirilen kısıtlamaların azaltılması amacıyla Başbakanlık tarafından bir genelge yayınlanmıştır.

Hükümet ile sosyal ortakları bir araya getiren “Üçlü Danışma Kurulu” Mayıs 2005’te ikinci

defa toplanmıştır.

Bir diğer üçlü yapı olan Çalışma Meclisi de on iki yıl aradan sonra Eylül 2004’te yeniden toplanmıştır.

Bundan önceki ilerleme raporlarında da belirtildiği gibi, sendikal hakların tam olarak sağlanması gerekmektedir. Ayrıca, sendikaların toplantı ve gösteri düzenlemeleri de kolaylaştırılmalıdır. Toplu sözleşmelerin kapsadığı işgücü oranı halen aşırı derecede düşük kalmaktadır.

Ekonomik ve Sosyal Konsey’in performansının iyileştirilmesi için, Hükümet temsilcilerinin halihazırdaki hakim konumunun azaltılması da dahil olmak üzere, ulusal düzeyde bazı yapısal reformlar uygulamaya konulmalıdır. ( bkz. B.1.3 Kısım–İnsan hakları ve azınlıkların korunması).

 

İstihdam Politikası

İstihdam politikası konusunda, işgücü piyasası zayıf bir performans sergilemeyi sürdürmektedir ve çok az ilerleme kaydedilmiştir.

Özellikle kadınlar arasındaki düşük işgücü katılımı ve istihdam oranları, yüksek düzeylerdeki genç işsizliği, kayıt dışı ekonominin büyüklüğü ve kırsal/kentsel işgücü piyasaları arasındaki fark başlıca zorluklar olmaya devam etmektedir.

2004 yılında, genel istihdam oranı 2003’e göre ufak bir artış göstererek %43,7 olmuştur. Bununla birlikte, % 25’in biraz altında olan kadınların istihdam oranı halen düşükken, 2003 yılında % 62,9 olan erkeklerin istihdam oranı 2004 yılında ufak bir artışla %64,7’ye yükselmiştir.

İŞKUR kurumsal kapasitesini geliştirmeye yönelik çabalarına devam etmektedir.

Temel eğitimin sağlanmasında iyileştirmeler gerçekleştirmeye yönelik olarak kayda değer çabalar gösterilmiştir. Ne var ki, insan sermayesinin gelişiminin güvence altına alınması için yetişkinlerin eğitimi konusunda daha fazla çaba gösterilmesi gerekmektedir.

İşgücü arzının artırılarak her kesimi kapsayan bir işgücü piyasasının güvence altına alınması ve kamu istihdam hizmetlerinin tüm düzeylerde iyileştirilmesi için önemli çabalar harcanması gerekmektedir.

Avrupa Komisyonu ile Türk makamları arasında İstihdam Politikası Önceliklerine İlişkin Ortak Değerlendirme Belgesi’nin (Joint Assessment Paper of Employment Policy Priorities) hazırlanmasına yönelik çalışmalar devam etmektedir. Türkiye’nin Avrupa İstihdam Stratejisi doğrultusunda, ileriye bakan bir istihdam stratejisi oluşturmaya yönelik çabalarının desteklenmesi için bu çalışma sürdürülmelidir.

 

Sosyal İçerme

Sosyal içerme ile ilgili olarak, Avrupa Komisyonu ile Türkiye arasında Sosyal İçerme Ortak Zaptı (Joint Inclusion Memorandum) taslağı oluşturmaya yönelik çalışmalara başlanmıştır. Halen, sosyal içermenin teşvik edilmesine yönelik, AB hedeflerini dikkate alan, bütünleştirilmiş bir ulusal stratejinin geliştirilmesine ihtiyaç vardır.

Tüm transferler öncesinde yoksulluk oranı riski % 30,9 ile, halen AB Üye Devletleri’nin ortalamasının altındaysa da, sosyal koruma sisteminin yoksulluğun azaltılmasındaki rolü halen çok sınırlıdır.

Sonuç olarak, tüm transferler dahil edildiğinde ortaya çıkan yoksulluk riski oranı % 23,3 ile, 2002 yılında %15 düzeyinde gerçekleşen AB ortalamasının çok üzerindedir. Sosyal içermeyi teşvik etmeye yönelik mevcut yapılar son derece dağınıktır ve faaliyetlerin eşgüdümünde yetersizlikler bulunmaktadır.

Süreçte yer alan çeşitli devlet kuruluşlarını ve tüm ilgili paydaşları harekete geçirmeye yönelik, bütünsel bir yaklaşımın teşvik edilmesi önemlidir.

Temmuz 2005’te yeni bir Özürlüler Hakkında ve Bazı Kanun ile Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun kabul edilmişse de, özellikle korumasız grupların durumunun iyileştirilmesinde yapılması gereken daha çok iş bulunmaktadır. (bkz. B.1.3 Kısım – İnsan hakları ve azınlıkların korunması)

 

Sosyal Güvenlik

Sosyal koruma alanında, Hükümet sosyal güvenlik sisteminde reform yapmayı amaçlayan çabalarını sürdürmelidir. Bu konuda başlıca zayıflıklar halen mali istikrarın bulunmaması, büyük bir kayıt dışı sektörün varlığı ve idare ve yönetim ile ilgili sorunlardır.

Sosyal güvenlik sisteminde reform yapmaya ve sosyal güvenlik kurumlarını tek bir çatı altında toplamaya yönelik bir çaba doğrultusunda, Ocak 2005’te sosyal güvenlik kuruluşlarına ait tüm hastanelerin Sağlık Bakanlığı’na devrini öngören bir kanun kabul edilmiştir. Dahası, Şubat 2005’te, sosyal sigorta sisteminden yararlanan herkes ilaçlarını tüm eczanelerden alma hakkını kazanmıştır. Ne var ki, sağlık hizmetlerinin kapsadığı kişi sayısının artırılması ve bu hizmetlere adaletli erişimin geliştirilmesi için sağlık alanında daha fazla çabaya ihtiyaç bulunmaktadır.

Bakım hizmetlerinin sunulmasında coğrafi bölgeler arasındaki eşitsizliklerin giderilmesi de bir diğer önemli konudur. Sosyal güvenlik kurumlarının idari kapasitesini iyileştirmek amacıyla halen sergilenmekte olan çabalar devam ettirilmelidir.

 

Kadın Erkek Eşitliği

Kadın ve erkek arasında eşit muameleye ilişkin olarak, istihdamda ayrımcılığı yasaklayan AB Yönergeleri’nin Türk mevzuatına aktarılması konusunda hiçbir ilerleme kaydedilememiştir. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Ekim 2004’te kabul edilmiştir. Bu makamın başlıca işlevi sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi yaşamda kadının konumunu güçlendirmek olacaktır. Haziran 2005’te yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu geçen yılın İlerleme Raporu’nda da belirtildiği gibi, kadınların temel haklarında köklü iyileştirmeler gerçekleştirmişse de, halen kadın ve erkek arasında eşit muameleye ilişkin yönergelerin tümüyle Türk mevzuatına aktarılması gerekmektedir. Özellikle ebeveyn izni, eşit ücret, istihdama erişim, ispat yükümlülüğü, yasal ve mesleki sosyal güvenlikle ilgili olarak

daha fazla uyumlaştırma gerekmektedir.

Türk hukukunda, eşit muamele ilkesinin uygulanmasının sağlanmasında meşru bir çıkarı bulunan derneklerin, müktesebatta belirtildiği gibi, herhangi bir hukuki veya idari işleme, şikayetçi taraf adına veya onu desteklemek amacıyla katılmasına imkân verecek düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.

Ayrıca, müktesebatın gerektirdiği Eşitlik Kurulu halen kurulmuş değildir. Ekonomik ve sosyal yaşamda cinsiyet eşitliğini geliştirmek ve ilgili mevzuatın etkili biçimde uygulanmasını sağlamak için daha fazla çaba gerekmektedir (bkz. B.1.3. Kısım – İnsan hakları ve azınlıkların korunması).

Ayrımcılıkla mücadele konusunda, özellikle Irksal Eşitlik Yönergesi’nin istihdamla ilgili olmayan yönlerinin iç hukuka aktarılmasına yönelik çabalara halen ihtiyaç vardır.

Haziran 2005’te yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu dil, ırk, cinsiyet, siyasi fikir, din ve benzeri nedenlerden ötürü kişilerin ekonomik faaliyetlerini sekteye uğratıcı ayrımcılık yapanlara karşı cezai müeyyideler getirmiştir.

Ancak, halen cinsiyet, ırk veya etnik köken, din veya inanış, özürlülük, yaş ve cinsel eğilim sebebiyle yapılan ayrımcılığa ilişkin AB yönergelerinin tümüyle iç hukuka aktarılması gerekmektedir.

Azınlıkların durumu ve ayrımcılıkla mücadele hükümlerinin etkili biçimde uygulanması ve yürütülmesine ilişkin halen kayda değer zorluklar bulunmaktadır (bkz. B.1.3.Kısım – İnsan hakları ve azınlıkların korunması).

Özürlülerin haklarına ilişkin olarak, Temmuz 2005’te Özürlüler Hakkında ve Bazı Kanun ile Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun isimli yeni bir yasa kabul edilmiştir. Söz konusu Kanun, farklı özür biçimlerinin sınıflandırılmasında kullanılacak ilkeleri belirlemekte ve bakım hizmetleri, rehabilitasyon, erken teşhis, özürlülerin istihdamı ve

eğitimine ilişkin hükümler içermektedir. Kanun, özürlülere karşı ayrımcılıkla mücadeleye olan ihtiyacın altını çizmekte ve kişilerin özürlerine dayanan ayrımcılığı suç kapsamına sokmaktadır. Kanun işverenlere ve kamu kurumlarına da işyerlerinde gerekli fiziki düzenlemeleri yapma zorunluluğu getirmektedir.

Ne var ki, özürlülere yönelik merkezi ve merkezi olmayan yapıların ve imkânların (toplumsal temele dayanan hizmet ve kurumlar) geliştirilmesine ve özürlü çocukların eğitime erişiminin iyileştirilmesine daha büyük bir önem verilmelidir.

Türkiye’nin istihdam ve sosyal politikalarının müktesebata uygun hale getirilmesi konusunda sınırlı olmakla birlikte, bazı ilerlemeler kaydedilmiştir.

İş hukuku ile iş sağlığı ve güvenliği alanlarında bazı yasal değişiklikler yapılmıştır.

Sosyal diyalog, cinsiyet eşitliği ve ayrımcılıkla mücadele alanlarında ise hiçbir ilerleme kaydedilememiş ya da çok az ilerleme sağlanabilmiştir.

Türk makamları İstihdam Politikası Önceliklerine İlişkin Ortak Değerlendirme Belgesi (Joint Assessment Paper of Employment Policy Priorities) ve Sosyal İçerme Ortak Zaptı (Joint Inclusion Memorandum) üzerinde çalışmaya başlamış ve ilerleme kaydetmişlerdir.

Çalışma Bakanlığı’nın idari kapasitesi güçlendirilmiştir. Ne var ki, hem yasal hem de idari alanlarda halen daha fazla çaba harcanması gerekmektedir.

Türkiye, özellikle iş hukuku, iş sağlığı ve güvenliği ve sosyal korumayla ilgili alanlardaki çabalarını yoğunlaştırmalıdır.

Türkiye acilen, cinsiyet eşitliği ve ayrımcılıkla mücadeleyi geliştirmeli ve halihazırda uygulanmakta olan kısıtlamaları ortadan kaldırarak sendikal hakları tümüyle tanımalıdır. İstihdam Politikası Önceliklerine İlişkin Ortak Değerlendirme Belgesi ve Sosyal İçerme Ortak Zaptı, Türk politikalarını AB politikalarına yakınlaştıracak ve istihdam ve sosyal içerme alanlarında ülkenin karşı karşıya olduğu zorlukları teşhis edecek adımlar olarak takip edilmelidir. Her iki belgenin tamamlanması ve bunlardan çıkacak sonuçların uygulanması öncelik olarak kabul edilmelidir.

Hepsinden de önemlisi, bu bölümde, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu başlıca zorluk, müktesebatın fiiliyatta tümüyle uygulanması ve yürütülmesiyle ilgilidir. Tüm düzeylerdeki idari kapasitenin güçlendirilmesine devam edilmelidir.

 

II. “İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması” başlıklı B. 1.3 Bölümünün 13.

Bölümde atıfta bulunulan kısımları

 

Ekonomik ve Sosyal Haklar

Kadın hakları konusunda, geçen yılki raporda da belirtildiği üzere yeni Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle bazı önemli gelişmeler kaydedilse de, bu konudaki ilerleme düşüktür. Türkiye’de kadınlarla ilgili en önemli sorunlar, ev içi şiddet, namus cinayetleri, okuma-yazma bilmeyen kadınların sayısının yüksekliği ve kadınların Parlamento’ya, yerel yönetim organlarına

ve iş piyasalarına düşük katılımıdır.

Bu sonuç, aynı zamanda kadınların halihazırdaki durumunu iyileştirmeye yönelik somut öneriler içeren Kadın Hakları ve Kadın-Erkek Eşitliği konusundaki son Avrupa Parlamentosu

Raporu’nun da sonucudur.

Ailenin Korunmasına Dair Kanun da dahil olmak üzere var olan yasal reformların uygulamaya geçirilmesi ise yetersizdir. Her ne kadar kurumsal kapasitesinin geliştirilmesine yönelik olarak daha ileri çabalar gösterilmesi gerekse de, Kasım 2004 tarihinde “Kadının Statüsü Genel

Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun”un yayımlanması olumlu bir gelişmedir. Genel Müdürlük, 2005 yılında Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) ile işbirliği yaparak tüm ülke çapında kadınlara karşı şiddet karşıtı bir kampanya başlatmıştır.

Ağustos 2005 tarihinde Kadının Durumu Danışma Kurulu kurulmasına ilişkin bir Yönetmelik yayımlanmıştır. Bütün Bakanlıkların, ilgili akademik kuruluşların ve sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinden oluşan bu Kurul, kadının durumuna ilişkin devlet politikalarının planlanması ve uygulanması ile Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün işleyişi konularında danışmanlık

yapacaktır.

 

Kadın Hakları ve Cinsiyet Eşitliği ile Kadın ve Çocuklara Karşı Şiddet isimli iki adet Meclis Komisyonu kurulmuştur. Bunlardan ikincisi, özellikle “namus cinayetleri”nin nedenlerini ve önleme tedbirleri konusunda çalışmalar yapacaktır. (bkz. İnsan haklarının geliştirilmesi ve güçlendirilmesi bölümü)

Türkiye’de aile içinde fiziksel ve psikolojik taciz halen çok yüksek oranda görülmektedir; cinsel taciz, küçük yaşta zorla evlendirme, imam nikahı, poligami ve “namus cinayetleri”ne halen rastlanılmaktadır. Bu tür şiddete yönelik istatistikî verilerin olmayışının mağdurların etkili şekilde izlenmesine ilişkin bir sistemin yokluğu ile birleşmesi; bu konunun üstesinden gelinmesine ilişkin çabaları engellemektedir.

Yeni Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümlerinin mahkemelerde uygulanmasına başlanmıştır. Ağustos 2005 tarihindeki bir namus suçu davasında Yargıtay, sanığın cezasında diğer şeylerin yanı sıra mağdur tarafından “kışkırtıldığı” gerekçesiyle indirime giden ilk derece mahkemesinin

kararını bozmuştur. Bu karar, yeni Ceza Kanunu’nun bu tip suçlar için cezada indirim yapılamayacağına ilişkin hükmüne referans teşkil etmektedir. Bunun sonucunda Ekim 2005 tarihinde mahkemeler, iki ayrı “namus cinayeti” davasında en yüksek ceza olan ömür boyu hapse karar vermişlerdir.

Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un, güvenlik güçlerinin kadınların şiddete yönelik şikâyetlerini araştırmak konusunda başarısız oldukları göz önüne alındığında, acilen uygulamaya geçirilmesine gerek vardır.

Özellikle, ev içi şiddete maruz kalan kurbanlar konusunda sosyal hizmet görevlilerinin, kanun adamlarının, sağlık ve adli hizmet görevlileri gibi personelin ileri düzeyde eğitilmesi ve mağdurlara danışmanlık veren kaynakların daha yaygın hale getirilmesi gerekmektedir.

 

Kadın Sığınma Evleri

Türkiye’deki kadın sığınma evlerinin sayısı geçen yıla oranla artmış olmasına rağmen bu evlerin sayısının daha da fazlalaştırılmasına acilen ihtiyaç vardır. Bu çerçevede Temmuz 2004 tarihinde kabul edilen Belediyeler Kanunu ile getirilen ve 50.000 kişinin üzerinde nüfusa sahip olan tüm belediyelerin kadın sığınma evi kurmalarını zorunlu tutan düzenlemenin, merkezi otoritenin uygun mali ve teknik desteğiyle tamamen uygulanması umut edilmektedir.

Nisan 2005 tarihinde Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı, gizlilik garantisi ile kadın sığınma evlerinin güvenliğini artırmak için bir tebliğ yayımlamıştır. Halen mevcut 13 kadın sığınma evinin, bu tebliğe ve daha genel olarak, uluslararası standartlara uyumlu bir şekilde faaliyet göstermesi gerekmektedir.

Çeşitli yasal ve pratik önlemelere rağmen, cinsiyet ayrımcılığı bir problem olarak kalmaya devam etmektedir.

Kadınlar ayrımcılığa eğitim yetersizliği ve  yüksek okuma-yazma bilmeme oranı (Türkiye’de kadınların % 20’sinin okuma-yazması yoktur ve bu sayı Güneydoğu’da daha yüksektir) nedeniyle kolayca maruz kalmaktadırlar.

Sekiz yıllık eğitimin zorunlu olmasına karşın, yarım milyondan fazla kız çocuğu okula devam etmemektedir. Güneydoğu’da kız çocuklarının yalnızca % 75.2’si ilköğretime kaydedilmektedir. Bu sayı tüm Türkiye çapında % 91.8’dir. Bununla birlikte, geçen yılın İlerleme Raporu’nda belirtilen ve 2003 yılındaki kız çocuklarının eğitime katılmalarını geliştirmeyi  amaçlayan UNICEF kampanyası nedeniyle 113.000 kız çocuğu ilköğretime dönmüştür. Bazı ulusal gazeteler gibi özel sektör kuruluşları da benzer kampanyalar düzenlemektedirler.

Güneydoğu’da kız çocuklarının nüfusa kaydettirilmemesine ilişkin yaygın uygulama da bu duruma katkıda bulunmaktadır. Okul kitaplarında yer alan kadın portreleri de kadınlara karşı ayrımcılığı artırmaktadır. Otoritelere göre okul kitaplarındaki ayrımcı ve ataerkil göndermeleri ortadan kaldırmayı amaçlayan “Okul Kitaplarındaki İnsan Hakları” Projesi tamamlanmıştır. Ancak revize edilen kitaplar henüz kullanımda değildir.

 

Kadınların İşgücüne Katılımı

Kadınların işgücüne katılımı bakımından Türkiye % 25.4 ile OECD ülkeleri içinde halen düşük orana sahip olan ülkedir.

Pek çok kadın halen kayıt dışı olarak çalışmaktadır ve dolayısıyla sosyal güvenlik sistemi kapsamında değildir. Ancak kadınların belirli mesleklere katılımı göreceli olarak daha

güçlüdür; avukatların, akademisyenlerin ve doktorların yaklaşık % 30’u kadındır. Temmuz 2005 tarihinde bir kadın ilk kez Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na getirilmiştir. Türkiye Avrupa Sosyal Şartı’nın çalışan kadınların analık hakkına ilişkin 8. maddesini onaylamamıştır.

 

Çocuk Haklarına İlişkin Olarak

Çocuk haklarına ilişkin olarak; çocukların, özellikle kız çocuklarının eğitim hakkına bazı bölgelerde saygı gösterilmemektedir. Güneydoğu’daki kırsal kesimlerde okula devam oranı oldukça düşüktür.

Türk İş Kanunu her ne kadar 15 yaşın altındaki çocukları çalıştırmayı yasaklasa da, söz konusu Kanun’un kapsamı bakımından pek çok uyumsuzluk bulunmaktadır. (bkz. 19. Bölüm-Sosyal Politika ve İstihdam)

Temmuz 2005 tarihinde yayımlanan Çocuk Koruma Kanunu, ilk kez özel sorunları olan çocuklarla, yasal soruşturma altında olan ya da suç işlemiş çocukların haklarını ve esenliklerini güvence altına almak için bir yasal çerçeve oluşturmak amacı taşımaktadır. Bu her ne kadar olumlu bir gelişme olarak karşılansa da Kanun, çocuklar hakkındaki spesifik mevzuat

bakımından uluslararası standartları tam olarak karşılayamamaktadır, nitekim 12 ile 18 yaş arası çocuk suçlulara ilişkin hükümler halen genel ceza hukuku çerçevesi içinde düzenlenmektedir.

Türkiye halen Avrupa Sosyal Şartı’nın “Çocukların ve gençlerin korunması hakkı” başlıklı 7 ve “Çocukların ve gençlerin sosyal, yasal ve ekonomik korunma hakkı” başlıklı 17. maddesini onaylamamıştır. Bunun yanı sıra, Mayıs 2002’de verilmesi gereken Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin uygulanmasına ilişkin periyodik rapor halen Birleşmiş Milletlere ulaşmamıştır.

Süregelen sokak çocukları problemi ile ilgili bazı adımlar atılmıştır. Kasım 2004 tarihinde sokak çocukları için Meclis’te bir komisyon kurulmuş ve bu konu ile ilgili olarak politika tavsiyelerinde bulunan bir kaç rapor yayımlanmıştır. Sokakta yaşayan/çalışan çocuklarla ile ilgili çalışmalar

yapmak üzere İçişleri, Adalet, Eğitim, Sağlık ve Kadın ve Aile İşleri Bakanlıkları’ndan oluşan Bakanlıklar arası bir komite kurulmuştur. Bu komite  İçişleri, Adalet, Milli Eğitim, Sağlık Bakanlıkları ile Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığın temsilcilerinden oluşmaktadır. Komite çocuk işçiliği ve/veya sokak çocukları ile ilgili sorunların üstesinden gelmek üzere kurulmuştur. Bu komitenin kurulmasını takiben Mart 2005 tarihinde Başbakanlık tarafından yayımlanan bir genelge ile sokak çocukları ile ilgili sorunlara çözüm bulmak amacıyla 8 ilde pilot çalışmalar başlatılmıştır. Bu proje ile sokak çocuklarına sağlık, rehabilitasyon, eğitim hizmetlerinin sağlanması ve bunların topluma yeniden kazandırılmalarını hedeflenmektedir.

Çocuk mahkemeleri ile ilgili olarak, Türkiye’deki 3 özel ıslahevi ve 16 çocuk mahkemesi ihtiyaçları karşılamakta yetersizdir. Temmuz ayında kabul edilen ve yukarıda bahsi geçen Çocuk Koruma Kanunu her ilde çocuk mahkemelerinin kurulmasını gerektirmektedir.

Özürlülerin hakları konusunda, Temmuz 2005 tarihinde Özürlüler Hakkında ve Bazı Kanun ile Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun kabul edilmiştir. Kanun, özürlülere karşı ayırımcılıkla mücadele edilmesi gereği ile yeni Türk Ceza Kanunu’na gönderme yaparak özürlülüğe dayanan ayrımcılığın suç olduğunu vurgulamaktadır. (Bkz. 19.

bölüm-Sosyal Politika ve İstihdam)

Türkiye’nin halen zihin sağlığı yasası bulunmamaktadır ve zihinsel özürlülere toplumsal ilgi düşüktür. Bu da bireylerin çoğunlukla yersiz olarak kurumlara yerleştirilmelerine neden olmaktadır. Elektroşok tedavisinin anestezisiz olarak uygulandığı rapor edilmiştir. Rehabilitasyon tedavileri eksiktir, fiziksel kısıtlamaların gereksiz yere kullanıldığına, rehabilitasyon merkezlerinde ve yetimhanelerde kişilerin yetersiz beslendiğine dair raporlar bulunmaktadır.

Türkiye Avrupa Sosyal Şartı’nın fiziksel ya da zihinsel olarak özürlü kişilerin mesleki eğim, rehabilitasyon ve topluma kazandırılma haklarına ilişkin 15. maddesini halen onaylamamıştır.

Sendikalar konusunda; örgütlenme hakkı ile grev hakkı da dahil olmak üzere toplu pazarlık hakkı konusunda önemli kısıtlamalar bulunmaktadır.

 

Türkiye Hala ILO Standartlarının Gerisindedir

Türkiye hala ILO standartlarının gerisindedir.

Özel sektörde toplu pazarlık ve grev hakkı 1980’ki yılların başında yayımlanan ve 2001 yılında küçük değişiklikler yapılan iki yasa ile düzenlenmektedir.

Bu iki yasa, bir işçi sendikasının işyerinde toplu iş sözleşmesi yapabilmesi için iki temel şart aramaktadır: İşçi sendikasının toplu iş sözleşmesi yapılacak işyerinde çalışan işçilerin

% 50’sinden fazlasını ve ilgili işkolunda ülke çapında çalışan işçilerin en az % 10’unu temsil etmesi gerekmektedir.

Mevcut mevzuat işçi ve işveren sendikalarına üye olabilmenin noter kanalıyla mümkün olması gibi hantal düzenlemeler de içermektedir.

Kamu sektöründe ise, 2001 yılında çıkarılan ve 2004 yılında değişikliğe uğrayan Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu önemli bazı uyumsuzluklar içermektedir, örneğin bazı kamu görevlilerinin sendika üyeliği engellenmekte ve Kanun grev ve toplu pazarlık hakları konularında ciddi kısıtlamalar içermektedir. Başbakanlık tarafından Haziran 2005 tarihinde yayımlanan ve

kamu görevlileri sendikalarının faaliyetlerini kolaylaştırmayı amaçlayan tebliğ bu uyumsuzlukları giderememektedir.

Bununla birlikte 2005 yılında sürdürülen toplu görüşmelerin hükümet ile kamu görevlileri sendikaları konfederasyonlarının anlaşması ile sonuçlanması ve sendika üyelik aidatlarına devlet katkısı bu alandaki olumlu gelişmeler olarak nitelendirilebilir. (Bkz.19.Bölüm Sosyal Politika ve İstihdam)

Yeni Türk Ceza Kanunu sendika üyesi olan ve sendikal faaliyetlere katılanlara güç uygulayanlar ve bu kişileri tehdit edenler hakkında ceza verilmesini düzenlemektedir.

Ayrıca sendikal faaliyetlerin kanuna aykırı olarak engellenmesi konusunda da ceza öngörülmektedir.

Ancak, sendikal faaliyetler yüzünden işten çıkarılan işçiler veya bu nedenle görevleri değiştirilen kamu görevlilerinin varlığına dair raporlar bulunmaktadır.

2005 yılında sendikal haklar konusunda en büyük ihlal, Eğitim Sen Sendikası’nın anatüzüğünde yer alan “kişinin ana dilinde eğitim görmesi hakkına” dair cümlenin Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle Sendikanın kapatılması gerektiğine dair karardır. (bkz. Örgütlenme özgürlüğü bölümü)

Türkiye Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartlarının gerisindedir. Her ne kadar Türkiye ILO’nun bu alandaki “Sendika Özgürlüğü ve Örgütlenme Hakkının Korunması Hakkında 87 sayılı ILO Sözleşmesi” ile “Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Hakkında 98 sayılı ILO Sözleşmesi”ni imzalamış ve onaylamış olsa da, iç mevzuat bu Sözleşmelerle, yukarıda da belirtildiği gibi, uyumlu hale getirilmemiştir. Türkiye Avrupa Sosyal Şartı’nın “Örgütlenme

Hakkı” başlıklı 5. ve “Toplu Pazarlık Hakkı” başlıklı 6. maddesini onaylamamıştır. Türkiye Revize Edilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nı Ekim 2004 tarihinde imzalamış, ancak henüz onaylamamıştır.

Yasal kısıtlamaların bir sonucu olarak işyerlerinde çok kısıtlı sayıda toplu iş sözleşmesi imzalanmış, bu da işgücünün büyük bir kısmının toplu iş sözleşmesi koruması dışında kalmasına neden olmuştur.

Bir çok özel sektör işyerinde kısıtlı ya da sıfır sosyal diyalog bulunmaktadır.

 

 

 

 

 

© Copyright 2003. All rights reserved. Contact: Kaan & Ufuk Powered by  Kaan Benokan