<%@ Language=JavaScript %> ÇALIŞMA HAYATI
              

Ana SayfaMevzuatMakalelerGüncel BilgilerİstatistiklerSorularEnglishLinkler

Toplu İş HukukuBireysel İş Hukukuİş Sağlığı ve GüvenliğiYargı KararlarıBireysel EmeklilikKitaplarSağlıkSSK

Çalışma YaşamındanArşiv

 

GELİŞİM ‘05

 

MESS, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası, 1-4 Ekim tarihleri arasında Antalya’da bir uluslararası toplantı düzenlemişti. Toplantı Gelişim ’05 adını taşıyordu ve “AB sürecinde Gelişim, Rekabette Gelişim ve Endüstri İlişkilerinde Gelişim” konularına odaklanmıştı. 

Sosyal diyalog konusunda işkolunda kurulu işçi sendikaları ile önemli ilerlemeler kaydeden MESS, bu toplantıda da konuyu en üst düzeyde sürdürmüş, AB ile ilgili gelişmeleri işçi örgütleri ve toplumun diğer kesimleri ile birlikte tartışmaya açmıştı. 

AB-Türkiye Karma İstişare Komitesi Eş Başkanı Jan Olsson’un da konuşmacı olarak katılmış olduğu toplantıda Sanatçı Yıldız Kenter de bir konuşma yaptı.  

Kenter soruyordu “Hangi Avrupa ?”  diye. Evet, 3 Ekim günü Türkiye, uzun yıllardan beri süren bir çalışmanın ilk aşamasını bitirdi ve AB ile ortaklık görüşmelerine başladı. Bu ekonomik ve sosyal bakımdan bir uyum görüşmesi süreci. Ancak AB tarafından alınan sinyaller, bu çerçevenin aşılacağı olasılığını taşıyor.  

Yazımıza değerli sanatçı Yıldız Kenter’in söz konusu konuşmasından pasajlar alacağız. Sanıyorum bu süreç için önemli uyarılar içeriyor.

“….Ailenin başında yarı İngiliz, yarı İrlandalı muhteşem bir ana; işini aşkına feda et­miş, diplomatik görevden ayrılmış, bir ayaklı kütüphane baba. Gerçi biz savaşın ortasında değildik. Ama savaş dehşetinin alevlerini hep ensemiz­de hissettik. Karartma gecelerinin korkusunu yaşadık. Her türlü yokluğu, açlığı yaşadık. Her ölenle öldük; bazen suçladıklarımızla bile... Ve bizim fakir ailemize zaman zaman sığınan bazen kısa, bazen uzun süre evimi­zi barınak belleyen, savaş sürgünleri, mültecileri görüyorum. Annemin, babamın eve getirdikleri, karanlık gecelerimizi ışıklandıran, bize meraklı öykülerini anlatan, bizi değişik dünyalara götüren, güzelim dostlar. Yal­nız evimizde değil, Türkiye'nin değişik kurumlarına sığınan değerli bilim adamları ve sanatçıları görüyorum. Bu arada benim sanat yaşamımın ilk dönemine özellikle, bir ışık gibi doğan sevgili hocam Prof. Carl Ebert'i görüyorum. Markoviç'i görüyorum. Değerli orkestra şefi Protoryus'u görüyorum. Bu insanlar yalnız Türk eğitim ve kültürünü daha çağdaş, daha zen­gin kılmakla kalmadılar. Avrupa'nın karanlık savaşında kesintiye uğrayan batı felsefesinin, batı düşüncesinin Türkiye'de devamını sağladılar.

Avrupa, o dönemde şairin dediği gibi, iki dünya arasında bocalıyordu. Ölmüş bir dünya ve yeniden doğma gücü bulamayan bir dünya. Bir yan­da imparatorlukların Avrupa içi kuvvet dengelerinin iflas ettiği yıkılan bir dünya, öte yanda salt ulusçuluğu aşmış, ırkçılığın ötesine geçmiş, insanın ve insani çıkarların aslında evrensel olduğunu benimsemiş bir dünya. Bir türlü doğamayan, doğma gücü bulamayan bir dünya.

Ama her şeye rağmen, iyi oyuncular sayesinde doğma ümidi hiç kay­bolmayan bir dünya. işte bu bağlamda ilk aşama, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Birleşmiş Milletler'in kurulması ile gerçekleşti. Daha sonra yine şairin büyük düşü; bir daha Avrupa'da asla savaşa fırsat vermeyecek, eko­nomik ve politik yapıları ortak; insanı, insanlık kavramını her yönü ile yü­celten Atlantik'ten Urallara dek bir Avrupa. Burada düş sözcüğünü, olma­yacak ham hayal olarak algılamıyoruz.

Her büyük keşfin, her büyük icat ve yapılanmanın bir güzelim düşten kaynaklanarak gerçeğe dönmüş olduğuna tanık olduk hepimiz çok kez. Hele biz Türkler, bu düşü Osmanlı'dan hatta Selçuklu'dan bu yana din, dil, ırk ayırımı gözetmemeyi, gerek bu devletlerin siyasi niteliklerinin, ge­rek Anadolu'nun güçlü sufi geleneğinin gönüilere aşıladığı sevgiden, hoş­görüden dolayı doğal buluruz. 

Hele Atatürk'ün bu tarihi ve kültürel mirası bir hukuk sistemine dönüştürüşünden sonra, savaşı yakınen görmüş Türkler için böylesi bir Avrupa Birliğinde kendi doğal geleceğimizi görmemiz kaçınılmazdır. Bu düşü­müz; gayemiz olmuştur, hedefimiz olmuştur.

Yalnız bir an durup soru sormak istiyorum kendime: Hangi Avrupa?

Ülkelerin birbirlerinin kültürleriyle etkileşim sağlayarak özdeşleştiği bir Av­rupa mı? Yoksa giderek, üye ulusların, kendi içlerinde parçalana parçalana düşman kabilelere dönüştüğü Orta çağ zihniyetine bürünmüş bir Avrupa mı?

Serbest pazar ekonomisinin kendi demokratik kuralları içinde kendine ve tüm dünya refahına katkıda bulunacak bir Avrupa mı? Yoksa yalnız kendi çıkarları için devinen, kapalı bir ticari kartel mi?

Geçmişte uygulanan yüz kızartıcı jenoside bir daha asla diyen, insanı, in­san haklarını gerçekten her şeyin üstünde tutan bir Avrupa mı? Yoksa AtIan­tik'ten Urallara deyip de kendi bağrında yaşanan bir Bosna katliamına inanıl­ması güç, çeşitli bahanelerle seyirci kalmayı yeğleyen bir Avrupa mı? Avrupa Topluluğu'na tam üye olmak isteyen Türkiye'nin başvurusunu dostça ve biraz da haklı olarak ekonomik ve sosyal standartlarını 'biraz daha yükselt' diye, iyi niyetle erteleyen bir Avrupa mı? Yoksa komünizmin çöküşü ile sanki düşman­sız kalamazmış gibi din faktörünü ve farklılıkları bahane eden adeta Orta çağ atalarının haçlı zihniyetine yaslanmaya kalkan bir Avrupa mı? Hangi Avrupa? Bunların hangisi Avrupa, ben bilmiyorum; bilemiyorum. Şaşkınım. Ben bilmi­yorum, anlamıyorum. Ama bir şeyi çok iyi biliyorum: Ben oyuncuyum.

"Ben Oesdemona'yım, masumum, masumiyetim. Ben Yago'yum. Aynı masumiyetin gaddar mütecaviziyim. Ben Mevlana'yım taa 73. Yüzyıl'da, gel, yine gel, ister kafir, ister mecuz, ister putperest ol gel! Bin kere yemin etmiş olsan da, yeminini bin kere bozmuş olsan da gel yine! Bizim kapı­mız umutsuzluk kapısı değildir ki. Gel..." diye seslenenim.

Ben dört kitabın "SEV" buyruğunu duymamış, kara cahil, kendimden farklı bellediğimi Sivas'ta yakanım. Solingen'de yakanım.

Bir yandan, Birleşik bir Avrupa düşlerken, bir yandan, yanıbaşımdakile­rin bütün farklılıklarıyla yüzyıllardır güzel güzel beraberce yaşadıkları, Bos­na’nın cehenneme dönüşünü elimde kadeh ile pembe dizi gibi izleyenim.

Nazım'ın dediği gibi akrep gibiyim. Sonunda zehrimle kendimi de mahvederim. Ben insanım. Kendi kendimin kurduyum. Ben sizim, hepinizim. Utanıyorum bu benden. Övünüyorum bu benden. Kızıyorum bu bene; ama gene de inanmıyorum. İnanmak istiyorum bu benle ve inanı­yorum onun sonsuz bağışlanabilirliğine ve dört kitabın buyruğuna.

Biz hepimiz Homeras'tan, Aisklos'tan, İbni Sina'dan, John Dean'dan, Yunus Emre'den daha nicelerinden beslenerek oluşturduk kimliğimizi. Bu yüzden Türk kültürü, Avrupa kültürü diye bir ayırım yapmıyorum ben. Gerçi Türkiye Avrupalının gözünde kimi zaman işgalci bir öcü gibi görün­müştür. Avrupalının bir türlü ölmek bilmeyen hasta adamı olmuştur onun gözünde, ama Türkiye 16. Yüzyıl Fransa'sı için bir kurtarıcı da olmuştur.

15. Yüzyıl'dan beri tüm Avrupa Yahudisi'nin sığındığı, gönendirildiği bir laik sığınak olmuştur. Hep ölümü beklenirken ve artık tüm ümitlerin kesildiği anda; canlanan, toparlanan bir yeni güç, bir yeni ışık olmuştur. Kendi küllerinden hep yeniden doğarak tüm olumlu - olumsuz yargılara karşı Avrupalının hep gündeminde ve içinde olmuştur. En eski Türk masaI­Iarına Dede Korkuta bakınca onun Tepe Gözü ile Homeras'un Cyclopslu arasında bir fark görmüyoruz. İbni Sina'yı, yani Avicenna'yı okuyunca, Aristoteles ile arasındaki felsefi köprünün İbni Sina olduğunu görüyoruz. Türkler kanalizasyonu Romalılar'dan öğrendi. Batı Avrupa, Türklerden. Boynuz kulağı geçti, o başka. Leydi Montagu 18. Yüzyıl'da kocası Türki­ye'de Büyükelçi iken, çiçek aşısı uygulamasını ilk burada gördü. Burada tanık oldu. Bu bilgiyi İngiltere'ye aktardı. Tıp bu sayede bu afet hastalığın kökünü nihayet kurutabildi. Aşı ve aşılama mevhumu oluştu.

Sonra ta Haçlı Seferleri'nde, rebap, zurna, ud gibi sazlarla Anadolu ve Ortadoğu ezgilerinin batıya ithalini ve batı müziğinde yeni bir dönemin başladığını görüyoruz. Ve buna karşılık da 18. Yüzyıl'dan başlayarak, çok sesli bafı müziğinin Türkiye'ye gelişinin ve yüzyılımızda Bela Bartok'un hocalığında çok sesli müziği oluşturduğunu görüyoruz. Yani saymakla bitmiyor karşılıklı etkileşim.

İsveç'in milli yemeklerinden dolma, yani Türk'ün etli lahana dolması, 12. Karl’ın Ruslar'dan kaçarak sığındığı Osmanlı topraklarında benimse­dikleri bir yemek. Nice benimsedikleri sözcük gibi.

Yaşar Kemal’in Türk rakısı, Yunanistan'da Kazancakis'in uzosu, Bos­na'da ivo Andriç'in rakiyası, Fransa'da Marcel Pangol'un pastisidir. Şara­bın içine anason koyup rakıyı oluşturmak ilk kimin aklından çıktı bilmi­yorum; kimse ruhu şad olsun, ama ilk şarabın bundan 7 bin yıl önce, Hi­titlerin Orta Anadolu'da yetiştirdikleri üzümden oluştuğunu ve bu müthiş"ab-ı hayatı”ın Fenikelilerce tüm Akdeniz'e yayıldığını biliyoruz. Bugün Türkiye'de şarap ve dolayısıyla rakı, Hititler'in 4 bin yıl önce ürettiği ay­nı üzümden, aynı sistemler doğrultusunda üretilir. Yani bugün sofraları­mı'zı süsleyen çeşitli güzelim şarabın esas atası Anadolu'dur.

Kültür durmak, dinlenmek bilmez; yorulmaz devinir, tüm dünyayı do­laşır, değişir, gelişir. Kültürlerin en yaman, en cevval gezgini de fıkralar­dır. Pasaportsuz, gümrük kontrolsüz neredeyse ses, ışık süratiyle giderler, değişirler gelirler, yine değişirler. Sonra yine giderler. Ve acıyı gülmeceye ­

dönüştüren güçleriyle hep evrenseldirler. Ben bugüne kadar Sophok­les, Shakespear_, Racine, Schiller, Anouilh, Goethe, Goldoni, Pinter, Çe­hov, Wesker, Frayn, Arthur Miller, Tennessee Williams, O'Neil, Ladisla­us Fodor, ionesco, Gorki gibi pek çok yazarın yanı sıra pek çok da Türk yazarlarının oyunlarını oynadım. Melih Cevdet Anday gibi, Necati Cuma­Iı, Hidayet Sayın, Orhan Asena gibi, Güngör Dilmen, Zeki Özturanlı, Mu­zafer İzgü gibi, Aziz Nesin gibi, yazarların oyunlarını sahneledim, oyna­dım. Her biri sanki değişik bir kültürün yansımasıydı belki ama temel içe­rik hepsinde aynıydı. İnsan, insan, insan. Ve insanın evrensel yazgısı: Do­ğum - Ölüm. Ve aradaki zaman, yaşam. Ve insanlığın bitmeyen özlemi.

Büyük Türk Şairi Nazım'ın dediği gibi:

"Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür. Ve bir orman gibi kardeşçesine. Bu hasret bizim. ii

Din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin. Sanatın ve teknolojinin evrensel di­li ile konuşabilmek, anlaşabilmek; gayemiz bu. Biz Türkler Avrupa Birli­ğinden bunu bekliyoruz. Avrupa Birliği'ne bunu vermeyi düşlüyoruz. Ben oyuncuyum. Ben değişerek kendim kalabiliyorum en çok. Uykula­rımda sorarım kendime;

"Kimim ben bu gece? işim can vermek sözcüklere. Eğirmek kan ipliği­ni gündüz gece. Dokumak insan ruhunu. Tutkular, ihanetler, kıskançlık­lar. Seviler içre, şu daracık ve sonsuz gergefte. Ben ışıklar, renkler, gölge­ler... Ben oyuncu, bir varmış bir yokmuş. Tıpkı söylencelerdeki o kuş gi­bi kendi küllerinde tutuşan."

 

 

© Copyright 2003. All rights reserved. Contact: Kaan & Ufuk Powered by  Kaan Benokan