%@ Language=JavaScript %>
|
|
2000 yılında çalışma yaşamı genel olarak Toplumsal, ekonomik ve siyasal ortamların oluşturduğu bir sistemler dünyasında yaşıyoruz. Bunların birbirleri arasında süregelen ilişkiler bütünü sistemi belirliyor. Uygarlığın gelişimi aşamalarında, nasıl antik dönemde şehir devletleri arasındaki ilkel ekonomik, siyasal ve toplumsal ilişkiler sistemi belirlemişler ise ortaçağda da ilahiyat merkezli ilişkiler etkin olmuştu. Çağımız düşünürleri ise, gittikçe birbirine yaklaşan ve küreselleşme olarak adlandırılan, başka bir açıdan global köy denilen bir dünyanın resmini çiziyorlar. Bu yeni ilişkiler bütünü daha öncelerde olduğu gibi yeni düşünceler ve yeni doğruların ortaya çıkmasına yol açıyor. Bir düşünceye göre uygarlık yeni bir faza geçiyor. Yeni oluşacak sistemin öncekilerden çok farklı olacağı öne sürülüyor. Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde yaşadıklarımız bu savın doğruluk derecesini ortaya koyan pek çok gelişimi bize göstermiş durumda. Bilimsel alanda ortaya koyulan performans ve bunun teknolojik uygulamaları ne kadar bizim dışımızda gelişse de toplumların bu gelişmenin yarattığı iletişim hızı sonucunda birbirlerinden uzak kalamamaları nedeniyle bizi de etkiliyor. Sistemin doğası gereği olması gerekende bu. Tarımsal alandan hizmetler kesimine hızla yönelen bir ekonomi ve bu eğilimin değiştirdiği istihdam yapısı bunun önemli bir örneği olarak önümüzde. yeni yüzyıla gelirken Ekonomik anlamda bakıldığında ülkeler arasındaki mal, hizmet, sermaye ve teknik bilgi dolaşımı büyüyen bir hızla artıyor. Bu hızlı akımın sonucunda ulusal ekonomiler arasındaki bağımlılık yoğunlaşıyor. İlişkiler yoğunlaşması dünya savaşları ve büyük kriz sonucunda dünya ticaretine ve ödemeler üzerine konulan sıkı denetimlerin aedından gelen ve önderliğini gelişmiş ülkelerin yaptığı serbestleştirme çabalarının sonucunda oluşuyor. Bu çalışmalar yoğunlukla, oluşturulan uluslararası kuruluşlar çerçevesinde yürütülmüştür. Gelişmiş ülkeler tarafından yürütülen bu çalışmalara karşılık, gelişme yolundaki ülkeler ise ekonomik politikalarını denetim ve ithal ilamesi şeklinde sürdürdüler. Devletin ekonomideki etkinliği bu politikaların temeli oldu. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde çok taraflı ticari etkinliklerin gelişmesi, uluslararası mali piyasanın dünya ölçeğine yaygınlaşması korumacı politikalar ile çatışan bir ortam yarattı. Teknolojik alandaki gelişim daha çncaki gelişmelere göre daha yüksek bir ivmeye sahip. İletişim ve ulaşım maliyetleri sürekli düşüyor. Böylece coğrafi uzaklık bir engel olmaktan çıktı. Bilgiye ulaşım maliyetlerinin bilgisayarlar yolu ile azaltılması ve ucuzlaması ile de üretimin değişik aşamaları veya tümü, uluslararası ticaret ve sanayi kuruluşları aracılığı ile en uygun maliyetle en fazla kazancı sağlayacak biçimde üretim yapılacak ülkelere kaydırılıyor. Bu yol ise gelişmiş tekniklerin dünyanın her yerinde ulaştığı bir kazanım olarak ileri sürülüyor. Diğer bir bakımdan ise, daha önce ticarete konu olmayan özellikler hizmetler alanında yeni konular olarak ortaya çıkıyor. Mali alanda yeni avantajlar ve iş olanakları ortaya çıkıyor. Bir saptamaya göre, 1987-97 yılları arasındaki on yılda, dünya ticareti, dünya üretimine göre iki kat, doğrudan yabancı sermaye yatırımları üç kat ve sınır ötesi menkul kıymet ticareti on kat hızla artmıştır. Ülkemiz bakımından Bu ekonomik gelişim eğilimi içinde istihdam yapısı nitelikli emek istemine yönelirken, niteliksiz işgücü artan bir işsizlikle karşı karşıya kalıyor, her iki grup arasındaki ücret dengesi nitelikliler lehine bozuluyor. Diğer taraftan, nitelikli işgücü uluslararası harekete de sahip olması nedeniyle gelişmiş ekonomilere yöneliyor. Özellikle gelişmiş ülkelerdeki niteliksiz işgücü, düşük nitelikli işgücü tarafından üretilen malların gelişmekte olan ülkelerden alınması nedeniyle ve bu tür işgücü kullanan işyerlerinin daha nitelikli mal üretimine yönelmeleri sonucundaişsizlik tehdidi altında kalıyor. Bu konu, ülkemiz için önümüzdeki yıllarda önmli bir engel oluşturacak gelişmeleri içerdii için önemli. Toplumsal yaşamın her alanında önemi bulunan, ancak bu gelişim karşısında çok daha farklı bir boyut kazanan eğitim yeni istihdam yapısı içinde öncelikli bir kavram haline dönüşmüştür. Bunun yarattığı sonuç ise insan kaynaklarına yönelik öncelikleri öne çıkartmıştır. Çalışma ilişkileri ve istihdam konusunda yeni sistemin getirecekleri ve yaşadığımız belirtileri bu noktada çözüm arayışlarına yol açacaktır. İstihdam edilenlerin statüleri bakımından yapılan bir değerlendirmede (*) ülkemizdeki yapının gelişmiş ülkeler göre farklılığı ortaya çıkmaktadır. Toplam istihdam içinde ücretlilerin payı 1997 yılında yüzde 44.1 olarak belirlenmiştir. Bu oran gelişmiş ülkelerde yüzde 80-90 düzeyine ulaşmaktadır. Bu durum ise, kendi hesabına çalışanlar ve ücretsiz aile işçilerinin istihdam içinde önemli bir pay tuttuğunu gösteriyor. Kendi hesabına çalışanlar ve işverenlerin yüzde 31.8 düzeyinde olduklarının belirlendiği çalışma sonucunda, toplam istihdamın dörtte birini ücretsiz aile işçilerinin oluşturduğu ve özellikle tarım kesiminde gizli işsizliğin boyutlarının ne denli bir yapısal soruna yol açtığı belirtilmektedir. Tüm bu değerlendirmelerin, yeni bir yüzyılın nasıl bir ekonomi ve üretim biçimi getireceğinin belirlenmesi bakımından önemi var. Çalışma ilişkileri de bu biçimlemeye göre kendine bir yol bulacak. Genelde tüm dünyanın ve özel olarak da ülkemizin daha ağır biçimde karşı karşıya bulunduğu en önemli sorun istihdam. Üretim biçimleri öncelikle istihdama çözüm bulacak nitelikleri ile değerlendirilmeli. İstihdam ağırlıklı uygulamaların yaşama geçirilmesi, sosyal güvenlik ve diğer sosyal yardımların mali dengeler üzerindeki baskısı ile de yakın ilişki içindedir. Çalışma yaşamını düzenleyen çerçeve içindeki unsurların ele alınması da bu bakış açısından önemlidir. Bu bağlamda, sosyal korumadan uzak bir emek gücüne dayalı endüstri ilişkileri kavramı düşünülemez. Daha önceki satırlarda da belirtildiği gibi, bizimde içinde yer aldığımız uluslararası kuruluşlardan bazıları, ucuz emek ve çalışma koşullarının dünya standartlarında olmadığı ülkeleri, dünya ticaret sisteminden ayrı tutma gibi bir eğilim içindedirler. Bu konuda yoğun tartışmaların yaşandığı ve önümüzdeki yıllarda da yaşanacağı gerçeği içinde konuya bakılması gerektiği düşüncesindeyiz. Özellikle üretimde çocuk emeği kullanımının giderek azaltılması ve sona erdirilmesi yolundaki çalışmalara daha etkinlik kazandırılması önem taşıyor. Bu konuda oldukça önemli çalışmalar konununtüm taraflarınca yapılmış ve belirli bir bakış açısı yakalanmıştır. Ülkemiz diğer gelimekte olan ülkelere göre daha iyi durumdadır. Bu durumun sağladığı avantaj ile öncelikle çocuklarımızın sağlığı ve geleceği bakımından ve bununla birlikte ihracatımız önündeki engelleri önlemek bakımından daha iyi koşullara ulaşmalıyız. Kendi ülkelerindeki düşük nitelikli insan gücü gerektiren üretim dallarını ve buralardaki istihdamı korumak amacıyla, gelişmekte olan ülkelerde yoğun olan bu üretim dallarında haksız rekabet yapıldığı savıyla, gelişmiş ülkelerce önerildiği gelişmekte olan ülkeler tarafından öne sürülen, çalışma standartlarını yükseltmeyen ülkelerin dünya ticaret sistemi dışında kalmasını sağlayıcı çalışmaların, gelişmekte olan ülkeler üzerinde olumsuz baskılar yapma olasılığı yüksek görülmektedir. Buna karşın bu standartlara yaklaşma konusunu da gözardı etmemek gerekiyor. özetlemek gerekirse Yeni bir yüzyıl, yeni hedefler ve yeni oluşumlar için umut ışıkları demek. Bu ışıkları daha mutlu yaşayan insanların bulunduğu bir sistem için biraraya getirmenin yollarını bulmak zorundayız. Hareket noktamız ise çalışma yaşamının taraflarının bu hedef doğrultusunda ortak noktalarda buluşması ve aynı dili konuşması olmalıdır. --------------------- (*) Prof. Dr. Orhan GÜVENEN, Türkiye'nin Orta ve Uzun Dönem Stratejik Hedefleri, DPT Yayını, Ankara, 1999 ---------------------- Ömer BENOKAN Toprak İşveren Dergisi, Aralık, 1999, sayı, 44 |
|
© Copyright 2003. All rights reserved. Contact: Kaan & Ufuk Powered by Kaan Benokan |