%@ Language=JavaScript %>
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
AB HUKUKUNA UYUM SÜRECİNDE TÜRKİYE’DE SORUNLU ALANLAR ARALIK 2005 BOLU
1.GİRİŞ
Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana hep karma ekonomik modeli benimsemiş ve uygulamıştır. Ancak kimi dönemlerde liberal politikaların kimi dönemlerde ise devletçi politikaların öne çıktığı görülmüştür. Ancak yadsınamaz bir gerçek var ki, Türkiye ekonomisi içinde özel sektör ve kamu sektörü değişik oranlarda ve birbiriyle rekabet içinde varlığını sürdürmüştür. Piyasa ekonomisi temel tercihi içinde belli dönemlerde ithal ikameci politikaların kimi dönemlerde de ihracata dayalı büyüme politikalarının öne çıktığı görülür. Bu ana çizginin en radikal değişimi 1980’lerden itibaren tüm dünyaya hakim olan yeni liberal politikaların Türkiye’de de uygulanmaya başlanmasıyla görülmüştür. Bu dönem adeta kamudan kaçış dönemidir. Kamuya ait işletmelerin verimsiz olduğu gerekçesiyle, arsa bedelini dahi bulmayan bedellerle satışı, kamu hizmeti kavramının içinin boşaltılarak piyasalaştırılması, yurttaşın müşteri gibi görülmesi anlayışı, yoğun ideolojik saldırı ile belli ölçülerde başarılmıştır. Ekonominin temel direklerinin sarsıldığı ortamda doğal olarak sosyal politikalar ve çalışma ilişkileri de bu yapıdan olumsuz etkilenmiştir. İş Hukukunun temel ilkelerinden biri olan “işçinin korunması” ilkesi işletmenin korunması ile yer değiştirmiş ve katı kuralların esnekleştirilmesi adı altında yoğun bir deregülasyon yani kuralsızlaştırma gerçekleştirilmiştir. Türkiye tarihsel nedenlere dayalı olarak sanayileşme ile çok geç tanışmış ve bu süreci çok geç tamamlamıştır. Bu durum kendini sosyal politikalarda da göstermiştir. Batıda görüldüğü ölçüde işçi sınıfının örgütlenme mücadelesinin yaşanmamış olması, örgütlenme anlayışı ve sivil toplumun ortaya çıkışını bir hayli geciktirmiştir. 21. yüzyılın başlarında bile hala örgüt ve örgütlenme suçla eşdeğer algılanmaktadır. Böyle bir ortamda sivil toplumun yeşermesinin zorluğu ortadadır. Bu anlayış nedeni iledir ki; batıda sendikaların kuruluşu ve etkin olması 1860’larda gerçekleşmişken, Türkiye’de çağdaş anlamda sendikaların ortaya çıkışı ve çalışma yaşamında etkin olmaları 1960’lı yıllara rastlar. Görüldüğü üzere batı toplumları ile ülkemiz arasında 100 yıllık bir örgütlenme açığı vardır. Doğal olarak bu açığın kısa sürede kapatılması ve Türkiye’de sendikaların batı ülkelerinde olduğu gibi etkin olmalarını beklemek doğru değildir. 2.EKONOMİK DURUM 2.1 Krizin Gölgesi Türkiye sosyal politikalarının sorunlu alanlarını irdelerken önce ekonomik yapının irdelenmesi kaçınılmazdır. Türkiye ekonomisi uzun yıllardır önce büyüme ardından daralma ya da kriz yaşayan bir karakteristiğe sahiptir. O kadar ki bu periyot bazı yıllar genişleme sonra daralma gibi döngüsel bir kulvara oturmuş ve uzun yıllar bu kulvardan kurtulamamıştır. Batılılar bu tür döngüye “boom and bust” ekonomisi yani istikrardan uzak, zikzaklar çizen ekonomi demektedir. Dolayısıyla Türkiye ekonomisinin büyüme açısından istikrarlı bir performansının olduğunu söylemek zordur. Ancak son yıllarda ekonominin bu kulvardan uzaklaştığına ilişkin işaretler görülmektedir. Bu işaretler, ekonominin belli bir büyüme yüzdesini iyi kötü bir istikrar içinde sürdürdüğü anlamına gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye ekonomisinin son 15 yılı, üzerinde durulmaya değer bir dönemdir. Bu 15 yıl içinde şöyle bir seyir izlenmiştir; ekonominin birinci şoku 1991 yılında birinci Irak savaşı ile yaşanmıştır. Çünkü Irak ile dış ticaret ilişkileri önemli bir büyüklüğe sahipti. Savaşın başlamasıyla, ekonomi olumsuz etkilenmiş özellikle uluslararası müteahhitlik hizmetleri bu olumsuzluktan daha çok pay almıştır. Ekonominin yaşadığı ikinci şok 1994 kriziyle ortaya çıkmış, yaşanan büyük devalüasyon dengeleri büyük ölçüde tahrip etmiştir. Nihayet üçüncü şok 1999 yılında uygulanan istikrar programının çökmesiyle ortaya çıkmış, enflasyon ve faiz oranları görülmemiş oranlara yükselmiştir. Bu krizin ortaya çıkmasında Rusya krizinin tetikleyici olduğu genel olarak kabul edilmektedir. Aynı yıl peş peşe yaşanan iki büyük deprem yine ekonomik dengeleri alt üst etmiş ve hem ekonominin daralması hem de işgücü piyasasının daralması sonucunu doğurmuştur. Nihayet 2001 yılında ortaya çıkan ve rekor düzeydeki olumsuzluklara yol açan kriz, ekonominin hem dengelerini tahrip etmiş hem de mevcut varlıkların yok olması sonucunu doğurmuştur (Tunalı, 2004). 2002 ve takip eden yıllar yaraların sarılması, bozulan dengelerin yeniden kurulması, büyümenin arttırılması yılları olmuştur. Gerçekten 2003, 2004 ve 2005 rakamlarına göre, ekonominin büyük ölçüde yaralarını sardığı ve yeniden büyümeye geçtiği görülmektedir. Bağımsız Sosyal Bilimcilerin haklı olarak vurguladıkları gibi, cari açık sorunu hala önemini koruyor ve kırılganlığını sürdürüyor olmasına karşın (BSB, 2005 Raporu), ekonominin 2002’den 2005 sonuna kadar gösterdiği performansın artık “boom and bust” düzleminden çıktığı söylenebilir. Bir istikrar ekonomisi düzlemini yakaladığını söylemek için henüz erken olsa da, 2005 sonu itibariyle makro ekonomik göstergelerin kırılganlıklarla birlikte geçmişe göre daha pozitif olduğunu göstermektedir. Ancak 2004 rakamlarının gösterdiği bir başka gerçek, üretimin artmasına, büyümenin sağlanmış olmasına karşın istihdamın artmadığı gerçeğidir. Bağımsız Sosyal Bilimciler grubuna giren iktisatçılar bu durumu istihdam yaratmayan büyüme olarak adlandırmaktadır. Öte yandan bazı iktisatçılar da bunun gerekçesi olarak; ekonominin yaraları sarma sürecinde yeniden stoklama ve kapasite kullanımının artırılması aşamasını tamamladığı bundan sonraki büyümenin istihdam yaratabileceği yolunda tespitler yapmaktadır. Ekonomi bu süreçte özellikle enflasyonun kontrol altına alınması, faizlerin düşürülmesi gibi reel sektörü rahatlatan önemli bir performans göstermiş ve büyümenin yanı sıra ihracat da artmıştır. Bu süreç devam ettiği ve cari açık sorunu aşıldığı takdirde 2005 yılı sonrasının da Türkiye ekonomisi açısından pozitif bir yıl olacağı beklentileri ağır basmaktadır. 2.2 Yabancı Sermaye Türkiye ekonomisi açısından dikkate değer konulardan biri doğrudan yabancı sermaye (FDI) konusudur. Türk ekonomisi bu konuda AB giriş ülkeleri ve aday ülkeleri arasında ihmal edilebilir düzeyde yabancı sermaye çekmiştir. 90’lı yıllarda giriş ülkelerinden Letonya’nın toplam sermaye yatırımlarının %40’ı, Macaristan’ın %30’u, Estonya, Polonya ve Bulgaristan’ın %15’ini yabancı sermaye teşkil ederken, (Toth and Langewieshe, 2000) Türkiye bu rakamların çok uzağında kalmıştır. Dolayısıyla istihdam yaratacak sermaye yatırımı büyük ölçüde yerli sermaye yatırımlarına bağlı kalmıştır. Aşağıdaki tablo kimi balkan ülkelerindeki yabancı sermaye akışını ve 2000 yılı itibariyle yabancı sermaye stokunu göstermektedir (Sergi, 2003).
Tablo:1 Güney ve Doğu Avrupa Ülkelerinde Yabancı Sermaye Girişi
(SEER volume 6 Number ½ p.10)
2005 sonu itibariyle bu alanda bir kıpırdanma olmakla birlikte, istihdam yaratacak doğrudan yabancı sermayenin gerek miktar gerek oran olarak hala kimi Doğu Avrupa ülkelerinin gerisinde olduğunu göstermektedir. Ancak geçmiş yıllara oranla önemli bir ilerlemenin olduğu kaydedilmelidir. 3.İŞGÜCÜ PİYASALARI 3.1 Nüfusun / İşgücünün Yapısı DİE’nin 2000 yılı rakamlarına göre Türkiye’nin nüfusu 67 milyon, işgücü arzı ise 22 milyondur. Yani nüfusun sadece üçte biri işgücü arzını oluşturmaktadır. Oysa Tablo:2’de görüldüğü gibi Avrupa Birliği’nin yeni üyeleri ya da aday üyeleri olan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin tamamında işgücü arzı ya nüfusun yarısı ya da yarısından fazladır. Türkiye için birinci sorunlu alan burasıdır. Nüfusun üçte birlik kısmı çalışmakta diğer üçte ikilik kısmını geçindirmektedir. Oysa rekabet içinde olduğumuz diğer ülkelerde nüfusun en az yarısı çalışmakta ve diğer yarısını geçindirmektedir (Tablo:2).
Tablo:2 AB Giriş ve Aday Ülkelerde Nüfus ve İşgücü (Milyon) 1999
Kaynak:Dünya Bankası, Dünya Kalkınma Raporu 2000.
Türkiye için birinci sorunlu alan olarak tespit ettiğimiz konunun önemi, DİE rakamlarına göre 49 milyon civarındaki 15 yaş üstü nüfusun yani çalışabilir nüfusun sadece yarısından azının işgücü arzını oluştururken geride kalan yaklaşık 24 milyon civarında nüfusun çalışabilir olmasına karşın çalışma yaşamının dışında yer almasıdır. Başka bir anlatımla diğer ülkelerde pek rastlanmayan “ev kadını” kategorisi içinde önemli bir büyüklüğün iradi olarak yer almasıdır. Bu durum, Türkiye’nin istihdam ve işgücü tablolarının AB ülkeleri ve aday ülkeleriyle mukayese edilebilir olmasını zorlaştırmaktadır. Gerçekten de, Türkiye işgücü piyasasının kronik sorunlarından biri işgücü piyasasına katılma oranlarının düşüklüğüdür. Nüfus içindeki düşük oranlı işgücünün bu yapısının temelinde kadın işgücünün ekonomik yaşamın büyük ölçüde dışında yer alması yatmaktadır. Başka bir anlatımla diğer ülkelerden daha düşük olan İşgücüne katılım oranı kadın işgücü açısından daha da ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Bu da ikinci sorunlu alanımızdır. DİE’nin 2004 istatistiklerine göre kadın işgücünün katılım oranı yıllık bazda %25.4’dür. Kentte yaşayan kadın işgücü açısından bu rakam %20’lere kadar gerilemektedir. Sadece kırsal alanda yaşayan kadın işçilerin katılımı ortalama değerlere daha yakındır, bunun da gerekçesi, ücretsiz aile işçiliğinin yaygınlığıdır. Kadın istihdamının %52.9’u ücretsiz aile işçisi olarak çalışmaktadır. Bu alandaki kimi giriş ve aday ülkelerin durumuna bakıldığında şöyle bir tablo ile karşılaşılmaktadır (Rangelova, 2002):
Tablo:3 Doğu Avrupa Ülkelerinde Kadın İşgücünün Katılımı
Kaynak: United Nations Economic Commission for Europe (1999) Economic Survey of Europe. Bu haliyle gerek AB aday ülkeleri arasında gerekse OECD üyeleri arasında en düşük katılım değerini Türkiye göstermektedir. Tablo:4 Türkiye İşgücü Göstergeleri (1980-2004) (Bin)
Kaynak: DİE Hanehalkı İşgücü Anketleri sonuçları. (2004 rakamları II. Döneme aittir) 3.2 Eğitim ve Katılma İşgücüne katılım konusunda ortaya çıkan sonuç, katılım ile eğitim arasında bir korelasyon olduğu gerçeğidir. Türkiye ortalamalarına bakıldığında DİE’nin 2004 yılı rakamları şunları göstermiştir: Tablo:5 Türkiye’de Eğitim Durumuna Göre İşgücünün Katılımı 2004
Kaynak:DİE Hane halkı anket sonuçları 2004 Tablo, gerek erkek işgücünde, gerek kadın işgücünde, gerekse toplamda, eğitim düzeyi yükseldikçe, işgücüne katılma oranının da yükseldiğini göstermektedir. O kadar ki, yüksek eğitimlilerde kadınların katılım oranı batı değerlerinde, erkeklerde ise batı ortalamalarının üstünde seyretmektedir. Katılım konusundaki en sorunlu kitlemiz eğitimsiz kadın işgücümüzdür, bunların oranı %20’lerin altında bulunmaktadır. Bu noktada mevcut işgücümüzün eğitim düzeyi önem taşımaktadır. DİE’nin 2001 yılı rakamlarına göre işgücümüzün sadece %26’sı lise ve yüksek okul mezunudur, geriye kalan yaklaşık dörtte üçlük bölümü ilköğrenim ve altı düzeydedir. Bu yapı kadın işgücünde daha olumsuz durumdadır ve kadın işgücünün %23’ü lise ve yüksek okul mezunudur, geriye kalan %77’lik bölümü ilköğrenim ve altı eğitim düzeyindedir. Bu durumda eğitim ile işgücüne katılma arasındaki korelasyonun varlığından yola çıkarak, genel olarak işgücümüzün eğitim düzeyi dikkate alındığında, neden işgücüne katılım oranlarının AB aday ülkeleri ortalamalarının gerisinde olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu trend devam ettiği takdirde, işgücünün eğitim düzeyi yükseldikçe, Türkiye ile AB ülkeleri arasındaki katılım oranı açıklığı kapanacaktır. 3.3 İstihdam-İşsizlik Giderek zincirin üçüncü halkasına baktığımızda; 2000 yılından 2004 yılına işgücüne dahil olmayan erkeklerin sayısının 6 milyondan 8.8 milyona; işgücüne dahil olmayan kadınların sayısının da 17 milyondan 18.6 milyona çıktığı görülmektedir. Bu rakamın içindeki en ciddi büyüklük 12.3 milyondan 13.3 milyona çıkan ev kadınlarının sayısıdır. Türkiye, yakın nüfusa sahip ülkelerle bu açıdan karşılaştırıldığında görülmektedir ki en az istihdama sahip olan ülkedir. Bir başka anlatımla nüfusunun ancak üçte birinden azının çalıştığı, geri kalan kısmının çeşitli nedenlerle çalışma yaşamının dışında kaldığı bir yapıya sahiptir. Bu rakamlar son yıllarda Avrupa’da da yaygınlaşan “no work culture” diye anılan çalışma yaşamından umudunu kesmiş kitlelerin giderek büyüdüğünü göstermektedir(Newsweek 2004). Türkiye açısından ev kadını kategorisinin büyümesi geleneksel nedenlerle açıklanabilir ancak erkeklerin sayısındaki artış dikkate değerdir. Burada daha da önemli olan bir başka konu da 15-24 yaş grubundaki gençlerin istihdamındaki istikrarlı azalma trendidir. Yine 2000 yılından 2004 yılına baktığımızda, bu yaş grubundaki erkek istihdamının 3 milyondan 2.5 milyona gerilediği; yine aynı yaş grubundaki kadın istihdamının da 1.6 milyondan 1.3 milyona düştüğü yolundadır. Bu trend, kır-kent, erkek-kadın ayrımı olmaksızın varlığını sürdürmektedir. Tabloya daha derinliğine bakıldığında, 2004 sonu itibariyle %11 olan işsizlik oranının, genç nüfus içinde %21’e çıktığı, kentlerde ise bu oranın %25’lere yaklaştığı görülmektedir. Genç işsizliği AB ülkeleri arasında da oldukça yüksek oranlara ulaşmış ve yakıcı bir sorun hüviyetine bürünmüştür. Sözgelimi, Polonya’nın bu konuda başı çektiği ve Eurostat 2001 rakamlarına göre %45’e ulaştığı, öte yandan, Belçika’nın %39.3’lere ulaştığı, Yunanistan’ın %24.5’da seyrettiği ve nihayet AB ortalamasının %15.3 civarında olduğu tespit edilmiştir. Bu rakamların tümü adı geçen ülkelerin ortalama işsizlik oranlarının çok üzerindedir. Sırasıyla vermek gerekirse ortalama işsizlik oranı, Polonya için %18.4 ; Belçika için %19.9; Yunanistan için %12.4; nihayet AB ortalaması %7.6’dır (Galgoczi 2004) Görüldüğü üzere kimi AB ülkelerinde de 15-24 yaş grubunun genç işsizliği, Türkiye’de olduğu gibi ortalama işsizliğin iki katıdır.
3.4 Eğitim ve İşsizlik Türkiye’deki işsizleri yine aynı metodoloji içinde 2000 yılından 2004 yılına cinsiyet ve eğitim düzeyine bakarak analiz ettiğimizde; erkek işsizler arasında lise ve dengi meslek okulu mezunlarının oranı daha düşük eğitimli olan ilk okul mezunlarından daha fazla olurken; yüksek okul mezunları arasındaki işsizlik oranının da lise ve dengi okul mezunlarının işsizliğinden fazla olduğu bulgulanmıştır (tablo:6). Kadınlarda da aynı trend mevcut olmakla birlikte yüksek okul mezunlarının işsizliği diğer eğitim kurumlarından mezun olanlara göre açık ara önde bulunmaktadır. Rakamların gösterdiği realite, 2004 itibariyle gerek erkeklerde, gerek kadınlarda eğitim düzeyi yükseldikçe işsizliğinden de arttığı yolundadır.
Tablo:6 Eğitim Durumuna Göre İşsizler (2004)
4. EĞİTİM ÜRETİM İÇİNDİR Üçüncü bölümde ortaya konan bu rakamlar son derece önemli bir sorunu işaret etmektedir. O da eğitim ile istihdam arasındaki ilişkidir. Rakamların ortaya koyduğu gerçek, eğitim ile istihdam arasında bir bağın olmadığı, iki kesimin adeta iki ayrı dünya gibi işlevlerini sürdürüyor olmasıdır. Bu yapı doğal olarak, ekonominin taleplerinin göz önüne alınmadığı, işgücü piyasalarının hangi alanlarda genişleyebileceği konusunda bir programın yapılmadığı ve nihayet hangi sektörün ne nitelikte ve ne kadar işgücü talebi olabileceği hesaplarının yapılmadığı bir tabloyu gözler önüne sermektedir. Böyle olunca da, bunun devamı olarak bir insan gücü planlaması ortaya konamamakta ve süreç doğal akışına terk edilmektedir. Böylesine plandan ve programdan yoksun bir süreç, ekonominin, toplumun neye ihtiyacı olduğuna bakmadan daha önce yaptıklarını tekrarlayarak ve bu arada hiç gereksinim duyulmayan alanlarda insan gücü yetiştirmeye devam ederek “boşa dönen kasnak” işlevini sürdürmektedir. Bu sürecin bir uzantısı olarak, bu denli genç ve eğitimli nüfusun eğitim kurumlarından çıktıktan sonra işsiz stokuna büyük oranlarda katılması kabul edilemez bir durumdur. En azından mevcut eğitim kurumlarının ne gerekçeyle ve ne nitelikle işgücü yetiştirdiğinin sorgulanmasını gerektirir. Oysa yapılması gereken; ekonominin kısa vadede, orta vadede ve uzun vadede ne tür nitelikli insangücüne gereksinim duyacağı yolunda insangücü planlaması yaparak, eğitim kurumlarını bu talebi karşılamaya dönük olarak organize etmek ve uyumlaştırmaktır. 2005 yılından geriye dönüp baktığımızda eğitimi yöneten insanlarla, istihdamı yöneten insanlar arasında hiçbir diyaloğun işbirliğinin ve nihayet çabanın olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bu iletişim kopukluğu her yıl üniversitelerin belli programlarına belli sayıda öğrencilerin alınması bunların büyük çoğunluğunun diploma aldıktan sonra işsizler ordusunda yerini alması olarak sürüp gitmekte ve herkesin gözleri önünde gençlerin umutlarının söndürüldüğü bir toplumsal trajedi yaşanagelmektedir.
1979-1983 dönemini kapsayan dördüncü 5 Yıllık Kalkınma Planı daha o tarihlerde; yükseköğretim kurumlarının plan hedefleri üzerinde bir gelişme ve yaygınlaşma göstermesi sonucunda, yüksek nitelikli insan gücü sayılarında önemli artışlar olduğunu tespit etmiş ve bu artışların üçüncü planın insan gücü gereksinmeleri ile tutarlılık göstermediği vurgulanmıştır. Plan; orta öğrenim görmüş insan gücünün de plan hedefleri doğrultusunda gelişmediği ve insan gücü piramidinin olumsuz etkilendiği tespitini yapmıştır. Giderek; yüksek öğrenim görmüş insan gücünün sayısal açıdan hızlı bir gelişme göstermesi, nitelikli insan gücünün yanlış kullanımına yol açmakta bu durum da kaynak savurganlığı yaratmaktadır tespiti yer almıştır.
Son çeyrek asırdır kopan eğitim-üretim ilişkisi giderek kontrol edilemez boyutlarda varlığını sürdürmektedir. Ülke büyük kaynaklar harcayarak insan gücünü eğitmekte ancak bu eğitimin ne işe yaradığı konusunda hiçbir geri beslemeye sahip bulunmamaktadır. Daha da kötüsü bu irrasyonel durumun giderilebilmesi için ortada herhangi bir niyet ya da çabanın olmamasıdır.
5. İSTİHDAMIN KOMPOZİSYONU
Nihayet Türkiye’nin Avrupa Birliği entegrasyon sürecinde bir diğer sorunlu alan istihdamın sektörel dağılımı sorunudur. Aşağıda Tablo:7’de görüldüğü üzere 22 milyonluk istihdam içinde 7.8 milyonluk önemli bir bölüm tarım sektöründe çalışmaktadır. Üstelik Türkiye’de 6 milyon civarındaki kadın istihdamının yaklaşık %60’ı da tarım sektöründedir.
Tablo:7 İstihdamın Sektörel Dağılımı %
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||